Teknoloji Çözüldü. Geriye Business Kaldı.
Yapay zekâ dönüşümünde asıl darboğaz neden kod değil, işi anlamak?
Son iki yıldır nereye gitsem aynı soruyla karşılaşıyorum: “AI süper bir şey, hepimiz ikna olduk. Peki biz bunu nerede kullanacağız?”
Bu sorunun kendisi aslında cevabı da içeriyor. Teknoloji tarafında artık kimsenin aklında soru işareti yok. Soru işareti, teknolojinin işe nereden dokunacağında.
Ben şuna inanıyorum: Teknoloji tarafını yapay zekâ büyük ölçüde hallediyor. Geriye kalan, ve gerçekten zor olan, business tarafını yakalamak.
Teknoloji formüle edilebilir, business henüz edilemez
Teknoloji matematikle anlatılabilen bir alan. Girdisi, çıktısı, kuralı belli. Bu yüzden de yapay zekânın en hızlı ilerlediği yer burası oldu. Bugün bir şeyi dijitalleştirmenin maliyeti neredeyse sıfıra indi. Eskiden “bunun için şimdi kod mu yazacağız, değer mi?” diye tartıştığımız işleri artık coding agent’larla birkaç saatte ayağa kaldırabiliyoruz.
Business tarafı ise henüz böyle değil. Bir şirketin değer önerisi ne? Nereden para kazanıyor? Kârlılığı hangi süreçte eriyor? Hangi iş, yıllardır herkesin “böyle gelmiş böyle gider” dediği bir karın ağrısı? Bunlar formüle dökülmüş şeyler değil. İnsanların kafasında, alışkanlıklarında, yazılmamış kurallarında yaşıyor.
Bugün sahada gördüğüm en büyük boşluk tam olarak burada. Bir tarafta “sadece IT” düşünen AI’cılar var. Öbür tarafta “AI ile ne yapabiliriz?” diye soran bir business var. Aradaki boşluk çok büyük ve onu teknoloji kapatmıyor.
%75 dijitalizasyon, %25 agent
Dijitalizasyonu ve agentik dönüşümü birbirinden bu kadar koparmak bana yanlış geliyor. İkisi aslında aynı hikâyenin parçaları.
Otuz yıldır bu sektördeyim. İlk işe başladığımda bankalarda kâğıt üzerinde duran hesapları mainframe’e taşıyorduk. O günden bu yana yaptığımız şey hep aynıydı: Şurayı dijitalleştirebiliriz, burayı da dijitalleştirebiliriz. Ama ikisini birbirine bağlayamayız. Bir adadan öbürüne geçişi birisi elle, adeta kürekle taşıyordu. Çünkü o geçişte bir yorum, bir akıl, bir karar gerekiyordu.
Agent’ların yarattığı asıl fark burada. Bugün bir süreci uçtan uca ele aldığımızda işin belki %75'i hâlâ klasik dijitalizasyon. Ama kalan %25'te agent olmasa o parçaları birbirine yapıştıramıyoruz. Agent’lar sürecin yapıştırıcısı. Eskiden “bunu koda nasıl anlatacağız?” dediğimiz, yorum ve akıl gerektiren geçişleri devralıyorlar. Hatta daha doğrusu, onlara bırakmaya hazır olduğumuz kadar otonomiyi devralıyorlar. Yani asıl soru “agent ne yapabilir?” değil, “biz ne kadarını bırakmaya hazırız?” Bu da teknik değil, tamamen business’ın vereceği bir karar.
Bu yüzden şunu da net söylüyorum: AI gerekmiyorsa kullanma. Bir şeyi bir formülle çözebiliyorsan niye AI’a yaptırasın? Hem daha pahalı, hem daha kırılgan. AI bir fetiş değil. Alet çantasındaki aletlerden (ve tabii en önemlilerinden) biri.
Yer çekimi kalkınca aynı tasarımla gidemezsin
Bir şeyi yapabilmek bu kadar ucuzlayınca soru da değişiyor. Artık “mevcut süreci nasıl dijitalleştiririz?” değil, “bu iş aslında nasıl çalışmalıydı?”
Bunu yer çekimiyle anlatıyorum. Yer çekimi varken yaptığın tasarım yer çekimine göre şekillenmiştir. Merdivenler, taşıyıcı kolonlar, kablolar hep onun yüzünden oradadır. Yer çekimi ortadan kalktığında aynı binayı yapmaya devam edersen sadece eski kısıtları mekanikleştirmiş olursun.
Kod yazmanın, entegrasyonun, “bunu kim geliştirecek?” sorusunun maliyeti bizim yer çekimimizdi. O kalkıyor. Bu yüzden mevcut olanı dijitalleştirmenin ötesine geçip zero-based bir tasarıma gitmek gerekiyor.
Bunun bir yan etkisi daha var: “Tailor-made” kelimesi anlamını yitirdi. Örneğin ilk kurbanlardan biri CRM araçları (RIP). Eskiden “bunun için ayrı bir geliştirme mi yapılır?” diye hiç düşünülmeyen küçük ihtiyaçlar artık düşünmeden çözülebiliyor. Sana uymayan bir hazır çözüme uymaya çalışarak kaybettiğin zaman, onu yarım günde kendine göre yaptırmaktan çok daha pahalı. Artık tailor-made istisna değil, varsayılan olmalı.
Size söylenen pain point büyük ihtimalle yanlış
Müşteriye gidip “derdiniz ne?” diye sorduğumuzda dinlediğimiz pain point, benim tecrübemde neredeyse %90 oranında yanlış çıkıyor. Kimse bilerek yanlış yönlendirmiyor. Ama insanlar en çok vakit kaybettikleri yeri genelde fark etmiyor bile. Çünkü o iş hep öyle yapılmış, onlar da o sürecin içine doğmuşlar.
En klasik talep şu: “Her sabah maillerimi özetlesin, bana rapor göndersin.” Elli maili insan beyni kırk saniyede tarayıp elerdi. Şimdi bir de rapor okuma zamanı yarattın. Üstüne “ne demişler, bir de maile döneyim” diye ikinci tur başlıyor. Değer yaratmak bir yana, düpedüz zarar.
Burada biraz pedagog gibi davranmak gerekiyor. İyi bir pedagog çocuğun söylediğini harfiyen uygulamaz. Söylediklerinin arkasındaki asıl ihtiyacı okur. Biz de müşterinin anlattıklarından çok anlatmadıklarını merak ediyoruz. “By default” kabul ettikleri, artık fark etmedikleri, herkesin sahiplendiği ama kimsenin ölçmediği o görünmez maliyetler. Asıl dönüşüm orada.
Bir de şu tuzak var: Tek bir departmanın talebine göre, fonksiyon bazlı çözüm üretmek. Sürecin bir parçasını optimize edip uçtan uca resimden koptuğunuz anda, o sürecin içindeki insanlar savrulmaya başlıyor. Alakasız yerleri otomatikleştirmiş, akıl katmış ama hiçbir işe yaramayan bir sonuç elde ediyorsunuz. Bu yüzden küçük ama uçtan uca bir dilimden başlamak, birkaç haftada ekibin eline oynayabileceği somut bir şey vermek gerekiyor.
Bu aynı zamanda dönüşümün en büyük direnç kaynağını da kırıyor: bilinmezlik korkusu. İnsanlar işlerinin ellerinden alındığını değil, günlük hayatlarını zorlaştıran bir şeyin çözüldüğünü gördükleri anda tavırları değişiyor.
FDE neden hype’ından daha büyük bir konu?
Forward Deployed Engineer kavramının son dönemde bu kadar konuşulması tesadüf değil. Teknoloji ne kadar güçlü olursa olsun, sahaya inmediği sürece hobi olarak kalıyor. Büyük oyuncuların teknolojiyi sahaya taşıyabilecek ekiplere yönelmesinin sebebi de bu.
Ama burada kritik bir nüans var: FDE’nin ağırlık merkezi teknolojide değil, business’ta olmalı. Teknolojiyi zaten büyük ölçüde AI hallediyor. Sadece yazılımcı zihniyetiyle bir organizasyona girdiğinizde orada bir makine görürsünüz. Oysa orada bir organizma var. O organizmayı okuyabilecek, gerekirse sizin sorduğunuzdan farklı bir soruyu sorabilecek bir profil gerekiyor.
Bu da ancak sahada kalarak oluyor. Mühendisin müşteride saatler geçirmesi klasik danışmanlıkta pek görülen bir pratik değil. Evet, o zamanın bir kısmı boşa gidiyor olabilir. Ama geri kalanı başka hiçbir yolla elde edemeyeceğiniz kadar değerli. Hele birlikte çıkılan bir kahve molasında duyduğunuz maskesiz anlatım, bazen bütün toplantıdan daha fazla şey öğretiyor.
İhtiyacımız olan şey, iki dünyayı birbirine bağlayabilen insanlar. Dijital dünyayı gerçek hayata bağlamak. Bence son iki yılın ve belki de önümüzdeki yılların asıl konusu bu.
Özetle: Sorun teknolojide değil. Teknoloji hep vardı ve artık neredeyse bedava. Business’ı anlamadığımız, onların adına onlardan daha iyi yorumlayamadığımız sürece yaptığımız şey “AI” etiketli eski işlerden ibaret kalacak.
Yorumlar