Güneş Yerinde ya da: "Her şey yolunda" cümlesi ne zaman yalan olur?
#One Song. One Idea. Şarkı böyle başlıyor:
Güneş yerinde, her şey yolunda.
Yanıyor eteklerim, dönüyor yanı başımda.
İki cümle. Birincisi tablonun dışı. İkincisi içi. İkisi de aynı anda doğru.
Büyük Ev Ablukada bunu 2017'de yazdı. Fırtınayt albümünün açılışında. İstanbul'un göbeğinde, yedi tepenin birinde, gündüz uykusunun ortasında. Şehir dönüyor, güneş yerinde -ve bir şeyler yanıyor.
Bu paradoksu tanımak için psikolog olmak gerekmiyor. Herhangi bir organizasyonun içinde çalışmak yeterli.
Örgütsel sessizliğin anatomisi
1996'da Amerika'nın en büyük şirketlerinden birinin yönetim kurulu toplanıyor. Önlerinde bir karar var. Herkes ne yapılması gerektiğini biliyor. Kimse söylemiyor.
Bu hikaye gerçek değil. Ama her hafta bir yerde yaşanıyor.
Michigan Üniversitesi'nden Elizabeth Morrison ve Frances Milliken 2000 yılında buna "örgütsel sessizlik" adını verdi. Tanımladıkları şey şu: çalışanlar potansiyel olarak önemli bilgileri, fikirleri, kaygıları bilinçli olarak gizliyor. Söylememeyi seçiyor. Çünkü söylemenin bedeli çok yüksek, ya da söylemenin işe yaramayacağını düşünüyorlar.
Sonuç: organizasyon yüzeyde işliyor gibi görünüyor. Toplantılar yapılıyor, kararlar alınıyor, sunumlar hazırlanıyor. Güneş yerinde, her şey yolunda. İçeride ise bilgi akmıyor, gerçek görüşler paylaşılmıyor, sorunlar görünür hale gelmiyor.
Şirketteki en pahalı şey bazen sessizlik.
"Her şey yolunda" performansı
Byung-Chul Han bunu farklı bir dilde anlatıyor.
Performans toplumunda, diyor Han, dışarıdan gelen baskı kalktı. Artık patron zorlamıyor. Sen kendin zorluyorsun. Patron söylemeden optimize ediyorsun. Patron söylemeden sağlıklı görünüyorsun. Yorgunluğunu göstermemek de bir iş haline geldi.
"Ben iyiyim" cümlesi bazen gerçeği değil, beklentiyi karşılıyor.
Şarkıda tam bu var: "Kafatasımın içinde ne diye dolanıyor bütün bu güzellik, bütün bu rezalet? Hepsi benim, hepsi bana ait."
İçeride her şey aynı anda var: Güzellik de, rezalet de. Dışarıda sadece güneş görünüyor.
Bu bireyin sorunu değil. Sistemin tasarımı.
Yapay zeka dönüşümü ve yeni fırtına
Şimdi buna bir AI dönüşümü ekleyin.
Yıllardır organizasyonların içine baktık. Strateji belgeleri tutarlı: "yapay zeka harika bir fırsat", "rekabet avantajı", "verimlilik artışı", "dönüşüm yolculuğu." Sunumlar parlak, roadmap'ler dolu, pilot projeler devam ediyor.
Ve aynı binalarda, aynı ekiplerde, aynı toplantı odalarında insanlar sessizce şunu soruyor:
"Benim yerim var mı burada?"
"Bu sistemi öğrenmek için zamanım var mı?"
"Söylesem inanırlar mı?"
Güneş yerinde. Etekler yanıyor. Kimse söylemiyor.
Morrison ve Milliken'in tespit ettiği şey burada kritik: örgütsel sessizlik kendiliğinden oluşmuyor. Yöneticilerin davranışları, organizasyonel iklim, "söylemenin maliyeti.” Bunlar sessizliği üretiyor. Çalışanlar söylemek istediklerini söylemiyor çünkü söylemenin güvenli olmadığını hissediyorlar.
Yapay zeka dönüşümünde bu daha da keskin. Çünkü konu sadece süreç değil. Kimlik. "Bu rolü makina yapabilirse ben ne yapıyorum?" sorusu varoluşsal. Ve varoluşsal sorular en son paylaşılan şeyler oluyor.
"Ordular, ilk hedefiniz kendiniz."
Şarkının ortasında ani bir kırılma var. Ton değişiyor. Bir uyarı gibi geliyor:
Ordular, ilk hedefiniz kendiniz.
Bu satırı ilk duyduğumda durdum.
Beş kelime. Liderlik literatürünün yıllarca söylemeye çalıştığı şey. Robert Greenleaf "servant leadership" dedi. Bill George "authentic leadership" dedi. Brené Brown "vulnerability" dedi. Hepsi aynı kapıya çıkıyor: başkalarını dönüştürmeden önce kendinize bakın.
Ama organizasyonlar bunu yapmıyor. Çünkü zaman yok, öncelikler var, "önce strateji" deniyor. Kendi içindeki fırtınayla yüzleşmek için durma lüksü yok.
Sonuç: liderler içlerinde taşıdıkları "her şey yolunda" maskesiyle AI dönüşümü yönetmeye çalışıyorlar. Ekipler kendi içlerindeki korkuyla sessizce oturuyor. Sistem yüzeyde işliyor.
Etekler yanıyor.
Nazım Hikmet ve dürüst umut
Şarkı beklenmedik bir yere gidiyor.
Sonunda Nazım Hikmet'in "Yaşamaya Dair" şiirinden dizeler geliyor.
Bu dünya soğuyacak, yıldızların arasında bir yıldız, hem de en ufacıklarından, mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, yani bu koskocaman dünyamız. Bu dünya soğuyacak günün birinde, hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil, boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Sert. Kaçınılmaz. Neredeyse acımasız.
Ve hemen ardından Nazım'ın o tanıdık kelimeleri Bartu’nun sesinde canlanıyor sanki :
Böylesine sevilecek bu dünya "Yaşadım" diyebilmen için...
Bu iyimserlik değil. Naif bir umut değil. Gerçeği tam olarak gördükten sonra, dünyanın bir gün soğuyacağını, her şeyin geçici olduğunu bilerek, yine de "yaşadım" diyebilmenin peşine düşmek.
Organizasyonlar için ne anlama geliyor?
Güneş Yerinde bana şunu soruyor:
Organizasyonunuzda gerçek fırtına nerede? Hangi korku söylenmiyor? Hangi soru sorulmuyor? "Her şey yolunda" cümlesi nerede bir maske, nerede bir gerçek?
Ve liderler için: kendi içinizdeki fırtınayla yüzleşmeden başkalarının fırtınasını yönetebilir misiniz?
Büyük Ev Ablukada Nazım Hikmet'i buraya getiriyor çünkü Nazım tam da bunu yapıyor. En karanlık gerçeği söylüyor: Dünya soğuyacak, her şey geçici ve sonra "ama böylesine sevilecek bu dünya" diyor.
Dürüst bir umut bu. Koşulsuz bir iyimserlik değil. Gerçeği gördükten sonra, eteklerin yandığını kabul ettikten sonra, buna rağmen devam etmeyi seçmek.
Belki AI çağında liderlik tam olarak bu. Fırtınayı görmek. Söylemek. Ve yine de yelken açmak.
Yorumlar